Yeter artık! Analar ağlasın…

FacebookTwitterGoogle+Paylaş

“ Çizmelerimi çıkarayım mı? Sedye kirlenmesin.”  dedi.

O an henüz belli değildi ölenlerin sayısı. Gerçi şimdi de meçhul ama…   Tüm insanlar bu cümleye kilitlendi. Kapkara kıyafetin içinden çıkan tertemiz bir tavır insanları duygulandırdı.  Anadolu insanının yüce gönüllülüğünden dem vurdu gazeteler, televizyonlar.

Kimse nasıl bir eğitim politikası, nasıl bir aile terbiyesi ve nasıl bir sosyal algılar manzumesi var ki, insanları böylesine kendini hiçleyecek bir ruh haline sokabiliyor demedi?  Tam tersi insanların bağırıp çağırmalarına, isyan etmelerine karşı hem devletin tüm güçleri hem de bütün uhrevi kavramlar kullanıldı. Hem bu dünyanın hem de öteki dünyanın korkunç yüzü insanları korkutmaya ve sindirmeye yetti. İsyan etmeyen, devlete ya da devlet adına iş yapana boyun eğen; onların boşvermişliklerinden kaynaklanan felaketlere de semadan gelmiş muamelesi yaparak tevekkül eden insanların varlığı devleti ve ona sırtını yaslayanları mutlu etmeye devam etti.

Analar ağlamasın diyorlardı. Analar için için ağladılar. Tam itaat etmeyip ağlayanları elbirliğiyle ve zorla susturdular, sakladılar.

Zaman geçti…

Annesi, “ Oğlum yüzme bilmiyor” dedi.  Bilse de çıkamazdı elbet o karanlık dehlizin içindeki balçıktan.  Çıkamadı da. İleri demokrasiyle yoğrulmuş çağ atlayan ülke, el gücüyle kazarak haftalar sonra ulaşabildi cansız bedenine.

Yine tüm pisliklerin imana ve bayrağa sarılarak saklandığı ülkede,  tertemiz cenazeler üzerine örtülen bayrakla devletin ihmali, insanları köleleştirmesi ve hak tecavüzleri  örtüldü.  Cenaze namazını, ülkenin en üst düzey din adamı kıldırdı ki; torpil yaparak, şehit oldular avutmasıyla, direkt cennete açılan kapıdan gönderdi. Kalanların gazını almak, isyan etmelerinin önüne geçmek için.

Kaldı ki bütün bu numaralara gerek yok. Basın cenazeleri bıraktı. Rahmetlinin babasının kıyafetine ve yırtık pabuçlarına odaklandı.  Yemişim sizin 18 canınızı asıl haber burada diyerek. Toplumsal uyuşturucu olan televizyonlar misyonlarını aksatmadılar. İnsan acısını fukaralık acısıyla harmanlayarak insanları asıl meseleden uzaklaştırmayı  başardılar.

Analar ağlamaz mı hiç? Ağlamaz olur mu? Ağlarsa ana ağlar, gerisi yalan ağlar…  Yaşlı ananın yürek dolu acısını kimi ağıt deyip süsledi kimi de dua… Kimse görmedi ve göstermek istemedi derindeki isyanı.

Anadolu insanının yüce duygularını Soma’da  sedyeyi kirletmek istemeyen işçiden, fukaralık içinde olduğunu da Ermenek’teki babadan öğrendiler.

Ama hala; bu insanları, hesap sormayan, yukarıdan ne gelirse büyük bir tevekkülle kabul ettiren, hakkını vermeyenlere karşı mücadele etmekten alıkoyan, evrensel hak ve özgürlüklerinden bihaber ya da feragat ederek yaşamayı benimseten nedir öğrenemediler.

İnsanların yoksulluğundan, yoksunluğundan, cehaletinden veya düpedüz ilkelliğinden  kaynaklanan olayları ajitasyon ve endişe yaratacak şekilde sunup reyting  yapmak,  olayların kaynağına inerek bilimsel verilere ulaşarak insanları bilinçlendiren programlar yapmaktan daha kolay geliyor olmalı.

Yırtık pabuçlar, sadece Anadolu insanının fukaralığını ve  pek çok çağdaş ihtiyacı israfmış gibi gösteren mistizmin yarattığı kabullenişi göstermez.

Aynı zamanda ve hepsinden önemli olarak; madenlerde katledilen onca insanın, ihmalleri göre göre o madenlere inerek nasıl da hayatlarıyla  kumar oynamak zorunda kaldıklarını bizim yüzümüze vurur.

Şehadetle ve bayraklarla süsleyerek ölümlerin kutsanması da, ölümlerin kanıksanmasına ve  devletin bu konuda vurdumduymazlığa devam edeceğine delalettir. Zira kontrol edilebilir hiçbir şey kriz niteliği taşımaz ve çözüm arayışına zorlamaz.

Analar taş basmasın bağrına. Susmasın. Analar ağlasın. Hatta, bir ananın acısına bütün analar ağlasın. Bağıra çağıra ağlasın. Haykıra haykıra ağlasın. İsyanı, yaratana isyan gibi gösterip susturmak isteyen soytarılara rağmen, isyan ede ede ağlasın.  Öyle ağlasın ki; hiç kimse bir daha anaları ağlatmaya cesaret edemesin.