Yağmurun elleri

FacebookTwitterGoogle+Paylaş

Omuzumda küçücük bir şey…
Elleri, ayakları küçücük… 

Kendi ellerime bakıyorum; ellerim büyümüş benim. Büyümüşüm ben. Anne olmuşum. Omuzumdaki bu küçük insan benim; bana ait; benden bir parça… Sarılıp gülümsüyorum ona. Birden alıyor onu benden hemşire… Benden biraz ayrı kalması gerektiğini söylüyor. O an içime bir ateş düşüyor. İçimden bir şeyler kopuyor sanki. Ayrılıkların en acısını yaşıyorum ilk kez. O gün, o gece bitmek bilmiyor. O koku… Omuzlarımdayken burnuma gelen dünyanın en güzel kokusu burnumda tütüyor.

Nihayet verdiği yaşam savaşını kazanıp yeniden geliyor; omuzuma konuyor yeniden, bir kuş misali… Onu yeniden sarıp sarmalarken, ellerimin daha da büyüdüğünü hissediyorum. Evet… Ben sahiden büyümüşüm.

İçimdeki çocukla beraber onu da büyütüyorum. Her gün yeni şeyler öğreniyoruz birlikte. Düşe kalka öğreniyoruz hayatı. Onun simsiyah, “gece” saçlarını okşadıkça ömrüm artıyor sanki. Upuzun kirpiklerinin kıyısında inci tanesi gözyaşları belirdiği an, yere düşmeden yakalayıp yerine koyasım geliyor hep… Bildiğim her şeyi öğretiyorum ona. O da bana, anne olmayı öğretiyor. Ne çok öğrenmem gereken şey varmış meğer. Hiçbir şey bilmiyormuşum ki ben. O öğretiyor bana. Beni ne kadar yorarsa yorsun, her zorluk karşısında bitkin düşmemeyi; uykusuz kalabilmeyi başarıyorum gecelerce… Pürdikkat olmayı öğreniyorum tehlikelere karşı; tedbir almayı öğreniyorum olası kazalara… Sabrı keşfediyorum, bitmek bilmeyen sorularına cevap verirken. Ne çok emek sarf edilerek bu yaşa getirildiğimi anlıyorum eziklik duyarak. Yağmurun ne kadar güzel yağdığını keşfediyorum, onun elleri avuçlarımda pencerenin önünde dışarıyı seyrederken. Ve birlikte şarkı söylemenin hazzını yaşıyorum, onun gece saçlarını koklarken yağmura karşı… “Yağmurun bile böyle küçük elleri yoktu.”

Okula başladığı ilk gün, onsuz kalabilmeyi öğreniyorum beş saat. Gerçek hasreti keşfediyorum… En hasretçe olan hasreti yaşıyorum saatlerce; ama ona belli etmemeyi öğreniyorum korkmasın diye zorunlu ayrılıklardan. Ve o gün, gözümün önünden bile ayırmadığım gece saçlı oğlumdan, gelecekteki uzun ayrılıkların provasına başladığımı anlıyorum.

Aradan yıllar geçiyor; yine küçücük eller, ayaklar… Ama bu sefer, tam on üç gün kaybetme korkusunun acısını yaşıyorum. Nihayet ona da kavuşuyorum; o da konuyor omuzuma kuş misali. Bu sefer daha tecrübeliyim. Sil baştan yaşıyorum her duyguyu. Daha da katmerli şimdi mutluluğum. Bir omuzumda gece saçlım, ilk göz ağrım; diğer omuzumda gül dudaklı miniğim… O da büyüyor hızla… Yine yağmur yağıyor ve biz yine pencerenin önünde şarkımızı mırıldanıyoruz… “Yağmurun bile böyle küçük elleri yoktu.”

Yağmurun elleri büyüdükçe daha farklı duyguları birlikte öğreniyoruz bu sefer… Sevinçleri, mutlulukları, kazançları, kayıpları, acıları, hasretleri öğreniyoruz birlikte. Kenetlenmeyi öğreniyoruz her şartta birbirimize. Artık yağmur yağdığında şarkı söylemiyoruz hep beraber… Çünkü artık onların elleri benim ellerimden daha büyük. Sığmıyor avuçlarıma onların elleri… Benim ellerim gittikçe küçüldü onlar büyürken. Küçüğüm ben artık onlardan… Ve daha da korkuncu, onları büyütürken duyduğum kaygılarımdan daha büyük kaygılarım var… Çünkü artık dillerinden düşürmedikleri tek bir şarkı var:

Çıktık açık alınla on yılda her savaştan
On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan…

Oğullarımdan öğrendiğim en son hayat dersi ise; “kaygı ile gurur” duygusunu bir arada yaşamak !!! Evlatlarımın geleceğinden kaygılı yaşarken, onların verdiği onurlu mücadeleden dolayı gurur duymak çok acı…