Ulan Rıza….

FacebookTwitterGoogle+Paylaş

Kapkaranlık sokağın Arnavut taşlarını, gecenin sessizliğinde, tıklata tıklata gidiyordu. Bu gün fazla içmemiş, dünden beri keyifsiz, biçare, derdine derman arıyor; içki şişeleri, şişe dipleri, arkadaş sohbetleri, yalnızlığında atan kalbinin sesi, eşi, evlatları, komşuları, sırtını dayadığı ağaçlar, uzandığı çimenler ve daldığı uykular, derman olamıyordu; ne zor şeydi yalnızlık ve anlaşılamamak…

Yolu az kalmış, şu ilerideki köşeyi dönüp yılların bakkalı, Sami’den sigarasını aldıktan bir beş dakika sonraydı, evi. Aslında bu yolu kullanmasa daha iyiydi; çok uzatıyordu yolunu ama Arnavut kaldırımlı bu yokuşu seviyordu; yıllar önce ilkokula giden ablasının Türkçe kitabında ki kısa bir hikâyenin resmi gibiydi. Hikâyeyi hiç hatırlamıyordu ya, gerçi hikâyede umurunda değildi. Karakalem resim etkilemişti onu; iki kenarı ahşap evlerle çevrili Arnavut kaldırımlı sokakta, yağmur yağarken omuzları düşmüş bir adam, sırtı resme dönük yokuşu çıkıyordu.

“Ulan Rıza, ne tesadüf” dedi, inceden yağan yağmuru kastederek. Sigaradan sararmış bıyıklarının arasından, kırılmış tarağa benzeyen sapsarı; iri dişlerini göstererek, tıslarcasına güldü, “ulan” dedi, “ulan bu resmi beğeneceğine, zengin evinde oturan şişkoyu beğenseydin ya”, daha da gülmeye başladı… Gülüşü, öksürüğüyle bölündü; öksürdü öksürdü, ciğerleri ağrıyana kadar; sonra öksürmemeye çalıştı. Sakinlemiş yokuşta öylece kalmıştı, az önce attığı sigarasının yerine bir sigara daha yaktı; pakete baktı, üç dal kalmıştı;

“Cık, sabaha yetmez, bizim Sami şart oldu. Şerefsiz, şimdi vermezde sigarayı, alana kadar sabretmeli, lafları dinlemeli” diye düşündü. Acaba karısı mı tembihlemişti? “Bu Sami, eskiden olsa hemen verirdi sigaraları, parasını da ödemiyordum ya; benim piç kuruları mı ödüyordu ya da şu namert kadın mı? Ulan, beni rezil ettiler be! Bakkala da tembih mi edilirmiş. Sen bak, ama sana bakmasınlar; ne ala dünya lan! Lan, bu dünyanın ben taa…” diyerek, devamını getirmedi. Sanki yanında insanlar var da ayıp olmuşçasına sustu; sigarasından derin bir nefes alıp derli dertli dumanını saldı, kapkaranlık sokakta; gri bir bulut olarak bir süre kalıp dağıldı duman. Rıza’da yoluna koyuldu tekrar…

Eve geldiğinde, ışıkların sönük olduğunu görüp, canı bir kere daha sıkıldı; “şimdi kapıyı da açmazdı bu kahpe dölleri” diye düşündü. Birden hırslandı, ince oda kapısı gibi yarısı camlı kapıya sert bir tekme vurdu; ince suntalam kapının tam ortasına ayağı sıkışıp, kapıyla beraber gürültüyle yere devrildi. Kafasını vurmuş, zihni bir gidip geliyordu. Evin ışıklarının tümü yanmış, deprem gürültüsüyle üzerine geliyorlardı, evdekiler. “Bittin Rıza” dedi, hatırladığı o geceki son andı.

Sabahın horozlarla haber verdiği ilk ışıkta, gözlerini açtı; kapıdaki sedirin üstüne uzanmış, -yağmurdan ıslanmış titreyen köpekler gibi- sokakta sabahlamış, ayılmaya çalışıyordu. Neler olduğunu hatırlamaya çalışıyor; kırık kapı, kapısız ev, ayağındaki acı hatırlamasına yardımcı olmuyordu. Doğrulup, sedirde çok uzun bir süre oturdu; sokaklar hareketlenmeye başlamış, Rıza da hafif hafif kendine gelmiş, üstüne birde acıkmıştı. “Şerife” diye seslendi, cevap alamayınca tekrar daha güçlü bağırdı: “Şerife neredesin…?” Zayıf, ufak tefek bir kız korkarak gelmişti. Rıza’nın gücü sadece bu kıza yetiyor; işlerini, ettiği küfür ve hakaretlerle, sindirdiği kızına gördürüyordu. “Buyur baba” dedi, kız. “Buyurmuş, ulan orospunun evladı, burada mı, yatırılır insan? Ne içeri almadınız” dedi. Kız korkarak, “baba valla anam almadı, yoksa ben bırakmazdım seni. Ben anama ne derim” dedi, susup babasına bakıyordu.

–         Tamam, tamam sus be… Git bana çay, yağ, ekmek filan getir.

–         Tamam baba

Deyip, içeri kaçarcasına içeri girdi. Arkasından “anamın gönderdiği reçelden de çıkart” dedi. Şerife de, “ye de geber emi” diye söylene söylene hazırlayıp, çayıyla beraber kapıdaki sedirin üzerine bıraktı, bıraktığında bir an gözleri daldı babasının üzerine; “ölseydin ya amma yaşadın” diye düşünüyordu. “Bunun anası da yaşıyordu; taa seksenine gelmiş, turp gibi dolanıyor, köydeki gelinlerine kök söktürüyordu. Anam yine de biz şanslıyız” diye düşündü. Babasının, suratına şaplatmasıyla kendine geldi. “Lan, başıma âşık filan olma! Seni de şerefsizi de öldürürüm. Defol, gözüme gözükme” diye söylendi, Rıza. Kahvaltısı bitmiş hır gür ikinci çayı içip, kahvesini de yaptırmış, olmayan keyfiyle; keyifsiz keyifsiz sigarasını tüttürerek, yudum yudum, höpürdete höpürdete içiyordu…

Kapıdan karısının girdiğini görünce, aldığı yudumu yutmakta zorlandı. Karısı, gözüyle şöyle bir baktığında, Rıza’nın keyif alan halini görmüş, yine de ses etmemiş; “ben sana sorarım” dercesine bakışlarıyla, eze eze böcek etmişti, Rıza’yı. Hışımla kalktı Rıza, sigarasını cebine koyup homurdana homurdana, kapıdan çıktı; karısı da arkasından söyleniyor, etmedik beddua bırakmıyordu; “şimdi tamirci gelecek, kapıyı yapacak para lazım, neredeee Rıza beyde para? Hahahayyt, güleyim” diyordu. Rıza’da altında kalmamış, hem sokakta yürüyor, hem de karısının duymayacağı şekilde, yatak odası fantezileriyle süslenmiş küfürler ediyordu. Ettiği küfürler keyfini getirmiş, gülmeye başlamıştı. Güldükçe, kendi gülüşünün sesine daha da gülüyordu. Kahkahasını karısı duysun istemiyordu ama duymuştu işte; arkasından koşup kıçına sert bir tekme geçirip, “ulan defol git be bıktım senden. Keşke evlendiğim gün ölüm günüm olsaydı da, melek gibi kızken cenneti boylasaydım. Şerefsiz! Senin yüzünden kalbim de bozuldu, nerede şimdi cennet…” diye söylendi, bir yandan da ağlıyor; komşularda toplanmış kadını evine sokmaya çalışıyor; “boş ver be Yeter, boş ver” diyorlardı. Rıza, karısından fiziksel zarar gelmeyeceğini anladığı uzaklığa vardığında, “cennet, senin ananın örekesinde” deyip, olanca hızıyla yokuş aşağı inmeye başladı; ettiği küfür ayağına dolanmışçasına sendeleyip yere düştü. Hızından duramayıp, yokuşu, yuvarlana yuvarlana bitirdi; mahallenin tüm çocukları bu hale gülüyor eğleniyorlardı. Ayağa kalkıp, “siktirin gidin be veletler” diye bağırdı. Bir yandan da babaları anaları duyar diye korktu ama çocuklar hiç oralı olmadı: “Sarhoş Rızaaaa… Sarhoş Rızaaaa” diye eğleniyorlar, Rıza’nın canı iyice sıkılıyordu. Baş edemeyeceğini anlayınca duymamaya çalışıp, hızlı hızlı sokağı bitirip köşeyi döndü.

Demet Dicle Tüm Yazılar

Yorum Yaz