Sevgi katırcıkları, af edersiniz pıtırcık olmalıydı

FacebookTwitterGoogle+Paylaş

Adını hatırlayamadığım bir düşünür şöyle diyordu: “Günümüzün en önemli sorunu, cahiller kendilerinden eminken; bilgililerin tereddütlü olmalarıdır.”

 

Bizler, tarihte 400 yıldan fazla yönettiğimiz değişik insan topluluklarına; ne dilimizi ne de dinimizi dayattık. Ancak; Belçika, Fransa ve pek çok batılı ülke, 100 yıldan az yönettiği insan topluluklarına, yeraltı ve yerüstü kaynaklarını sömürdükleri yetmiyormuş gibi, kendi dil ve dinlerini dayatarak yerleştirdiler. Sömürdükleri Afrika kıtasında, var olan gerçek dilleri ortadan kaldırırken; Fransızca ve İngilizceyi zorunlu dil yaptırdılar. Biz ise, Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti’yle toplamda bin yılda kendi vatandaşımıza, hırsız siyasetçiler ve yokluklar nedeniyle kendi dilimizi düzgün öğretemedik. Merkezi eğitimden kopuk vatandaşlarımız, her 100 KM doğu-batı; kuzey-güney yönünde gidildiğinde, Arapça, Farsça ve Türkçeden oluşan karma kelimelerle bozuk konuşuyor. Üstelik her şey gibi, dil de tarih içinde değişim ve hareket halinde olduğundan, bu konuştukları dilsel anlamda matematiksel yapısı olmayan “şey” her yüzyıl bir başka şekilsizliğe bürünmektedir…

 

Bilim insanlarına suikastlar düzenleyen, işgal ettikleri Irak’ta müzeleri yağmalayan ve belge özelliği taşıyan her türlü kültür, tarih eserlerine zarar verip yok eden sömürgecilerin, UNESCO’yla “kültürel varlıkları koruma” iddiaları çok komik ve akla aykırıdır. Sömürgeci AB-D, var olan gerçek dil ve kabile inançlarını yok ederken (kabile inancı deyip geçmeyin, insanlar canlılığı kutsal görüp timsah sevebilirler; bunlar bebek katili sömürgecilerden çok daha üstündürler), sömüreceği ülkelerde “kültürel varlıkları koruma” bahanesiyle, karmaşayı daha da arttırmak için UNESCO gibi kuruluşlarıyla, hayalet diller ve dinler arayışına girdiler. Sömürgeci AB-D “olmayan şeyi” aradığından, aradıklarını iddia ettikleri “şeyi” zaman içinde oluşturmayı da ihmal etmeyeceklerdir. Bu bağlamda, OBAMA’nın Türkiye Büyük Millet Meclisinde yaptığı konuşmada: “Kürtçe öğretimi ve Kürtçe yayın konusundaki yasakları kaldırdınız. Bütün dünya, Kürtçe yayın yapan yeni devlet kanalıyla verilen önemli mesajı saygıyla not etti.” demesi, hiç de rastlantı değildir…

 

Afrika, Amerika, Asya, Avustralya gibi neredeyse dünyanın tüm kıtalarını son 500 yıldır sömüren kudurmuş batılı, bana sevgiyi öğretecek son kişi bile değildir. Ben kardeşimi, Ahmet, Burak, Cemil, adlarıyla istediğim gibi severim; sömürgeciler istiyor diye, kardeşimi onların istediği adla sevmek zorunda değilim. Onlar; 1960’lı yıllarda uzaya çıktıklarında bile, kendi ülkelerinde, zencilerin oturduğu evleri zencilere kiralıyorlardı veya zenci dışındakilere, burada zenci oturdu diye üzülerek ve iğrenerek çok ucuza veriyorlardı. Bizde, binlerce yıldır, buna benzer insanlık dışı hiçbir olay yaşanmadı. Bizim onlardan değil; onların bizden öğrenecekleri var. Mecliste OBAMA’yı konuşturan ve her ay, iki kere Washington’a uçup, siyasetlerini Beyaz Saray’da onaylatan ufuksuz, çapsız siyasetçilere duyurulur…

 

Özgün yaratıcılıktan yoksun, esersiz; çeviri nakil yoluyla yarı cahilleştirilen aydıncıklar, 24 saat televizyon ekranlarından insanlarımızın beynine lağım boşaltıyorlar. Sömürgeciliği hiçbir zaman tanımamış, bilmemiş, anlamamış bu cahil-cühela, ezilmişlikten, dışlanmışlıktan, ayrımcılıktan, hakaretten söz edebilmektedirler. Ezilenler kim? Hakarete uğrayanlar kim? AB-D, üçüncü dünya ülkelerini sömürüyor. Yine bu ülkelerde, sömürgecilerle işbirliği içinde olan iktidarlar, sırf kendi hükumet sürelerini uzatmak için, insanını eğitmiyor; üretim evleri açıp yüksek ücretle işçi çalıştırmıyor vb vb vb. Ezilenlerin, hakarete uğrayanların, dışlananların, yok sayılanların, aşağılananların hakları aranacaksa; sömürgeciliğe karşı olunacak ve yukarıda belirttiğim gerçekler bilinerek her türlü işgale, bölünmeye ve özelleştirmelerle dünya üzerinde tekelleşen AB-D sömürgeciliğine başkaldırarak bu hak aranır. Üçüncü dünya ülkeleri içinde, işsizliği, eğitimsizliği görmeden; insanların yaşadıkları bu ağır sıkıntılar yetmiyormuş gibi, bir de aralarına nifak sokup farklı adlara göre hukukî düzenleme yaparak insanları birbirinden ayırmak; ülkenizi parsellemek, sömürgecilere hizmetin dik âlâsıdır…

 

PKK, neden 40 bin insanı öldürdü. PKK’nın saçtığı dehşetten, neden 100 binlerce insan bulundukları şehirleri terk etti? Neden milyonlarcası; kırsaldan, şehir merkezine aktı. Sadece güvenlik görevlileri değil; sağlıkçı, eğitimci, mühendisler de; orada yaşayan insanlarımızla beraber öldürüldüler. Anımsayacağımız gibi Apo, gerçekleştirdiği pek çok şiddet eyleminin ardından: “öldürelim, otorite olalım” açıklamalarını yapıyordu. Sonra da, öldürdüklerinin güya temsilcisi pozunda ortaya çıkıyor, hurafeciler de ülkemizi bölme uğruna bu temsiliyeti benimsiyordu. Peki; öldürenler öldürdüklerini temsil ettiklerini iddia edebilirler mi? Öldürenler, şiddetli suç işlediklerinden, hukuk devletindeysek cezalandırılmalıdırlar. AKP, şiddet eylemcisini, demokrasi havarisi gibi görüp suçlularla masaya oturup, kanlı anayasa yazma girişiminde bulunarak; suçlularla, suç ortaklığı yapamaz! Devlet memurunun (hükumetin) zorunlu görevi, masum insanını, şiddet eylemcisinden korumak ve kurtarmaktır…

 

Demokrasi, katillerin (Apo), hamile kadınları, kızları, çocukları öldürerek, istediklerini alabilecekleri bir siyasi işleyiş değildir. Böyle olursa, herkes şiddete başvurarak istediğini alabileceği örneğinden hareketle hukuka aykırı bir durum ortaya çıkar ve şiddet kural olur. Ayrıca bizzat AKP, siyasi icraatlarıyla (Şiddet suçu işleyen terör örgütüne verdiği tavizlerle, bozguncu, yıkıcı icraatlarıyla), olağan hukuk kurallarının işlemesini önleyerek şiddet suçlularının cezalandırılması yerine; şiddet suçlularına istedikleri tavizleri vererek ödüllendirdikleri için; AKP de insanlık suçu işler ve bu durumda her iki taraf cezalandırılmalıdır…

 

Bugün, Irak’ta kurulan ve Suriye’ye yayılan; son hedefinde de anayasayla beraber ülkemizin bulunduğu bu kukla devletin, İsrail’e hava yastığı olacağı gerçeğini, hangi okumuş birikimli insan ret edebilir? 60 yıldır çevresindeki ülkelerle savaşan ve terörist çete olarak düşünülen İsrail; bu izleniminden kurtulmak için, kendisine ait karmaşa çıkarma özelliğini kukla devlete devredecek. Böylece kendisi rahatlayacağı gibi; savaştırdığı komşularını da birbirleriyle oyalayıp zayıflatacak [1], [2]

 

İnsanların sığ olmaları, somut gerçekleri görmekten kaçınmanın bahanesi olamaz. İsrail’e hava yastığı olacak bu kukla devletin kuruluşu çok masumsa, milyonlarca insanın katili ve tecavüzcüsü olan Amerika’nın beyaz saray koridorlarında; neden BARZANİ dolaşıyor? BARZANİ’nin kuracağı devlet, İsrail’e hava yastığı olmayacaksa; devlet kurma eylemini Irak, Suriye ve İran’la yapsın. Komşularıyla, ortak tarih, kültür ve amaç birliği varsa, bunlarla anlaşsın. Kan denizinde yüzen Amerikalıların yanında işi ne? Tüm bunlar, her şeyi apaçık kanıtlamıyor mu? Artık görmeyen gözlere, parmak mı sokalım?

 

Sömürgeciler, farklı dillerin konuşulmasını güya özgürlük adına isterken, gerçekte, Arapça, Farsça ve Türkçe’nin bozulmuş hâlinden oluşan bir dili zorla kullanıma sokmayı istemektedir. Hazırlanan 4+4+4 bölücü eğitimde; bölücü dil seçmeli ders hâline getirildi. Böyle bir dil olmadığından; konuşanı da yok. Olmayan bu dili bilen öğretmen olmadığından, dışarıdan güya bu dili bilen ve fakat öğretmen olmayan geçici görevliler alınacak. Yani PKK’lı militanlar, devlette istihdam edilecekler. Kitleyi uyuşturdukları gibi; çocuklarımıza da PKK sevgisini aşılayacaklar…

 

Diyalektik gereği, bir şeyi sevmek de ondan nefret etmek de, o var olmasa bile onu “hayali olarak” var eder. İşte güzel ülkemizde, düşünemeyenlerin, anlayamadığı gerçek budur. Hastalıklı, yabancılaşmış fantezileriyle olmayan bir şeyi “Kürt’ü” zorla var edecekler. Sömürgecilerin, dünyayı sömürerek kazandığı paralarla ve sömürüsünü devamlı hâle getirmek için, bu paranın bir kısmını harcayarak kurduğu şiddet ve romantizm alt yapısı, işte böyle işe yarıyor…

 

Özgün Arapçada sesli harfler yazılmaz. Harekelendirme; yani sesli harflerin yazılması, daha sonraki yıllarda yer yer ve değişik şekillerde uygulanmıştır. Örneğin “Krd” yazılır “Ekrad” veya “Kurd” diye okunur. Ekrad, çoğul olup Türkçe anlamı “Konar göçerler”dir. “Kurd” ise tekil olup Türkçe anlamı “Konar göçer” demektir. Osmanlıca, Arap alfabesiyle yazıldığından; “Krd” yazılış şekli oradan bize geçti. Sonuç olarak, “Kurd” bir etnisite, halk, millet değil; geçim yaşayış şeklidir. Nasıl ki, günümüzde inşaatçı, tekstilci veya demircilere 100’lerce yıl sonra etnisite, halk, millet denemeyeceği gibi; “Konar göçer”lere de denemez. Çünkü konar göçerlik, tarihte yaşam ihtiyaçlarından kaynaklanan geçim şeklidir ve bunlar, Arap, Fars, Türk’türler…

 

Varım demekle var olunmaz. Var olduğunu iddia ettiğiniz “şey”in, varlığına dair belge sunarak kanıtlamak zorundasınız. Birilerini, faşistlikle, ırkçılıkla suçlarken; insanların kafasına vura vura insanları olmayan bir şeye inandırmaya çalışmak faşistliğin dik âlâsıdır. Bilge Kağan, Köl Tigin, Tonyukuk yazıtları benzeri yazıtları var mı? Tarihte, hangi devleti veya beyliği kurup yönettiler? Hiçbiri yok. Dilinin varlığını kanıtlayan tek bir tarihi kitabe yok; herhangi bir tarihi kalıntı yok; devlet yok; öyleyse tüm bu farklı alanlar aynı anda “kürt” diye bir şeyin olmadığını gösteriyor. Vardır diyen kanıt sunacak; bilim yapacağız; bilgi çağında yaşıyoruz; hayalet avcısı değiliz. Herkes, bilimdışı bu hastalıklı yabancılaşmış fantezileri bıraksın. “Kürtçe” denen dil, tarih içinde yaşadıkları toplumların merkezi eğitiminden kopuk kişilerin, dillerini (Arapça, Farsça, Türkçe) bozuk konuşmasıyla oluşan bir “şeydir”. Günümüzde, devletin görevi, dillerin bozuk toplamından oluşan ve eğitimsizlerin konuştuğu “şey”i öğretmek değildir. Devletin görevi, dilini doğru öğretmektir. Ölçüsüz şekillerde, dilin bozuk konuşulması toplumu böler. Çünkü insanlar, duygu ve düşüncelerini aynı dilde, ölçülü şekilde ifade edemediklerinden birbirlerini anlayamazlar; dolayısıyla, çok farklı seslerden ortamda oluşan gürültü kafaları karıştırır. Sonunda, iletişim kopukluğu nedeniyle, akraba olmalarına rağmen birbirlerinden ayrılırlar…

 

Bu bilimsel gerçekler, açık-seçik netlikte ortadayken; aklından şöyle geçiren romantikler var: “Kürt yoktur demeyeyim; ayıp olur; yanlış anlaşılır; dalga geçerler; uçuk, kaçık, deli görünürüm.” İyi de, söz konusu bilimse, kimin ne düşündüğü insanın umurunda olmamalı; gerçek gerçektir. Kitabî gerçeği öğretmek bilim insanının görevidir. Bilimde öznel kanaatlerimiz değil, tamamen somut veriler (tarihi buluntular, kalıntılar) dikkate alınır. Bilimde, öznel bakış açısı olmaz; evrensel gerçekler olur. Yani bilimsel yöntem, önce varlığı ispatlar; sonra, bu varlığın diğer varlıklarla ilişkilerini yorumlar. Olmayan bir şeyi, bilim konuşmaz; bilim, fantezi, tahmin, zan değildir. Somut, fizikî verilerle yapılır. Toplumuma yabancılaştım, kendimi farklı hissediyorum, öyleyse farklıyım olmaz. Hastalıklı “Hislere” göre devlet yapısı şekillendirilemez…

 

İşgal ettiği Irak’ta, 1 milyondan fazla insanı öldüren, bir o kadarını yaralayıp sakat bırakan ve mülteci konumuna düşürüp, yerinden-yurdundan çıkaran sömürgeciler; sırf çıkarları öyle gerektiriyor diye Irak’ı 3’e bölüyorlar. Örneğin, kan (ırk) dikkate alınacaksa, Araplar ve Türkler olmak üzere Irak yalnızca 2’ye bölünebilir. Çünkü hukuk ve tarih bilimine göre “kürt” diye bir etnisite, halk, millet yoktur. Yok; hurafeler dikkate alınacaksa, Şiiler ve Sünniler olmak üzere Irak yine 2’ye bölünmelidir. Söz konusu İslam’sa, tek dini belge Kur’an’ken ve bu İslam dininin gerçeğiyken; illâ Müslümanları bölmek için, neden tarihteki siyasi kırılmaların ürünü olan yorumlar önemseniyor? Neden bazı yerlerde, sadece kan veya hurafeler dikkate alınırken; bazı yerlerde her ikisi birden öne çıkarılıyor? Sömürgeciler, kendi içlerinde bunu uygulamayıp, neden aklî hukuka göre devlet yapılarını koruyorlar?

 

Okumazlar ama biz yine de tarih cahillerine bazı önemli kitapları önerelim:

1-        Prof. Dr. Afif ERZEN – Doğu Anadolu’nun Türklüğü

2-        Prof. Dr. Fahrettin KIRZIOĞLU – Her bakımdan Türk olan Kürtler

3-        ” ” – Kürtlerin Türklüğü

4-        D. Ahsen BATUR – Kürdoloji yalanları

 

Deniz KAÇAĞAN

 

Kaynak:

[1] M. Seymour HERSH – Plan B; The Newyorker dergisi; Haziran 2004

[2] Ralph PETERS – Kanlı sınırlar; Armed Forces Journal-AFJ dergisi; 2006