O ağacın altı…

FacebookTwitterGoogle+Paylaş

Uzun kıvırcık saçlarımı her sabah bin bir kıyametle tarayıp o kocaman kolalı kurdeleyi tepeme yerleştirmesi, annemin her zaman ki gibi yoğun olacak yeni gününün ilk işiydi. Hep bir hengamesi, hep bir koşuşturması olan annemin beni apar topar okul yoluna koyması ile başlayan, benim yeni günüm…

İlk işim arkadaşım Nurcan’ı karşılamak olurdu caddenin başına giderek. Her sabah, sanki aylar üzerine ilk kez görüyormuşçasına birbirimize koşardık. Hemen otururduk kaldırımın kenarına. Siyah okul önlüğümün cebinden hiç eksik olmayan cam misketlerimin arasından bulup çıkardığım bozukluklarla, Nurcan’ın ekledikleriyle birlikte okulumuzun tam karşısındaki kırtasiyeci Enis Abi’ye uğrayıp leblebi tozlarımızı satın alırdık. Eğer artarsa paramız, yanında bir de kokulu silgi. Her hafta mutlaka o kokulu silgiler için para ayırırdık. Kocaman çam ağaçlarının bulunduğu bahçenin tam ortasındaydı okulumuz. Her teneffüs, o çam ağaçlarının altından topladığımız fıstıkları, taşla kırıp yemek büyük haz verirdi bize. Beslenme saatlerinde öğretmenimizin dağıttığı somun ekmeklerin lezzetini unutmak ne mümkün…

Okul çıkışında, evimizin biraz ötesindeki incir ağacının dibinde bekleyen Birol ve Şenol kardeşlerin yanında alırdım soluğu. Üçümüz de cebimizde taşıdığımız servet değerindeki misketlerimizi ortaya döker, başlardık oynamaya. Her zaman ki gibi ben kazanırdım. İki kardeş yenilgiyi kabullenmez, üzerime yürürlerdi onlardan kaptığım bilyeleri geri alabilmek için. Ben her ikisinin de hakkından gelirdim ancak, her gün olduğu gibi beyaz kolalı önlük yakamın ilikleri kopuk, saçlarım yolunmuş tavuk gibi tarumar olmuş vaziyette eve dönerdim. Annem bu duruma alışkın olduğu için çoğu kez görmemezlikten gelirdi; taa ki dayak yiyen kardeşlerin annesi beni şikayete gelinceye kadar… Bu durum her gün yaşanırdı ancak, biz hiç küsmezdik o iki kardeşle.

Üst komşumuz Almancı Resul Amca’nın her memleket ziyaretinde bana getirdiği parlak, lastik ayıcık şekerlerimi paylaşırdım barışmak, kendimi affettirmek için. Ben haklıydım asılında davamda, ama olsun… Üçümüz de o incir ağacının altına uzanır, ayıcık şekerleri önce emerek ıslatıp, yaprakların arasından sızan güneşe tutardık ve parlayışlarını seyrederdik. Onlar benim “barış şekerlerim”di. Şeker sefamız bittikten sonra naylon kılıçlarımızı çıkarır, “Tarkan’cılık” oynardık. “Atıl Kurtttt!”… Ve ben güneşte parlayan şekerlerin hatırına, “Tarkan” olurdum her seferinde. İncir ağacı kalemiz, mahallemizin pasaklı kedisi Camgöz de, kurdumuzdu…

Arada bir, daire kapımızın dışında duran ayakkabı dolabını annemden gizli yürütür, bin bir güçlükle merdivenleri indirerek incir ağacının dibine yerleştirir, sahne yapardım onu. Babamın yardımı ile, tepelerinden delik açarak içlerini boşalttığım çiğ yumurtalardan kukla kafası, incir ağacından kopardığım dal parçalarından ise kol, bacak, gövde. Bir de benim hiç sevmediğim, ama annemin tabiriyle “cici kız” elbiselerimi doğrayıp üzerlerine birer elbise… Kukla gösterisini mahalleye duyurmak Nurcan’ın göreviydi. Gazoz kapağı karşılığında yapılan bu gösteriler, diğer mahalledeki çocuklar tarafından da duyulunca benim kapak kazancın daha da fazlalaştı. İlk ticari atılım girişimim başarıyla sonuçlanmıştı ve ben kazandığım gazoz kapakları karşılığında misketlerimi çoğaltmayı başarmıştım. Üç kapak karşılığında bir mavili (en sevdiğim renk), iki kapak karşılığında kırmızılı, tek kapak ise diğer renkler… Misketlerim fazlalaşınca artık kavga da etmiyordum Birol ve Şenol’la. Bazen kasıtlı yeniliyordum hatta. Ama mavili misketler benimdir; mavi çünkü… İncir ağacının yapraklarının arasından sızan güneşe doğru tuttuğumda, o mavinin bana verdiği mutluluğu kimseye veremezdim. Ama o mutluluğu paylaşırdım. Uzandığımız yerden tek tek, sırayla seyrederdik misketlerimin mavisini… Taa ki, o incir ağacının, mahallenin sinek sarmasına sebep olmasından dolayı kesilişine kadar…

Yıllar sonra bir gece, pencereden bakarken bir ağacın arasından sızan “ay”ın mavisini gördüğümde işte o mutlu çocukluk günlerim aklıma düştü ve dua etmek geldi içimden. İşte o gün, o duam gerçekleşti ve ben “ay”la çok sıkı dost oldum. Ve ben o dostumu, tüm dostlarımla tanıştırdım. Çünkü gücüm bu kadarına yetiyordu. Maneviyat… Çocukluğumdaki misketlerin sadece mavisini paylaşır gibi, “ay”ın güzelliğini paylaşmak… Bana kazandırdıkları; ya da kaybettirdikleri hayatın.

Çocuklarım büyürken, benim yaşadığım mutlulukları yaşayamadılar biliyorum. İki tahtadan çakılı sahneleri olmadı, yumurtadan kuklaları da… Gazoz kapağı? O da neymiş? Naylon kılıç? Misketlerin mavisinden “ay”ı keşfetmek? Ve o “ay”ı dostlarla paylaşmak? Sudan ya da önemli sebeplerden dolayı, dostlardan ayrı düşmenin üzüntüsünün ardından gönül alma çabaları?

Ama bildiğim tek şey var… Onları bu berbat durumun içine biz büyükler ittik. Zorla, cebren, hile ile. Elbirliği ile mahvettik çocuklarımızı… İçinde bulundukları duruma bizler soktuk. Önce yem olduk, ardından yem ettik onları. Şağcıymış, solcuymuş, dinciymiş, ateistmiş, kadınmış, erkekmiş, Türk’müş, Alevi’ymiş, Kürt’müş… Bizler soktuk kafalarına. Devlet erkanının en başından, sade vatandaşın en dibine kadar bizler bitirmeye, tüketmeye çalıştık geleceklerini, insani duygularını.

Ne o ağacın altı kaldı, ne de bu güzelim memleket…
Lakin “zararın neresinden dönülse kardır” demesini unutmamış ve unutturmamışız çok şükür…
Hatalar, doğruları bulmak için vardır… Ve hatalarımızla yüzleşmenin zamanının geldiğini bize hatırlatan yine çocuklarımız oldu.