İstanbul seni tanıyacak… Söz veriyorum (3)

FacebookTwitterGoogle+Paylaş

İstanbul tanıyacak seni… Bugün de tanıyacak, yarın da tanıyacak… Sözzz sana…”

…………………………………………………..

Toplantı sonucunun olumlu olduğunu düşünmek isteyerek müdürün odasından çıkarken, çıkış kapısında badem bıyıklı müdür yardımcısıyla karşılaşıyorum. Yanında ona benzeyen bir adam daha duruyor. Bana bakıyorlar dik dik… Verdiğim selamı yarım yamalak alıyorlar. Orman gözlü çocuk gibi “öteki” hissediyorum kendimi. İçim yine buz kesiyor.
İki hafta sonra okul müdürü beni arıyor; Milli Eğitim Müdürlüğü’nün onayını alamadığını, ancak ve ancak ders saatlerinin dışında, tamamen vakfın ve velilerin sorumluluğu altında etkinlik verebileceğimizi, bunun da çok zor olacağını, okulun hiçbir mesuliyet kabul edemeyeceğini haber veriyor. Ben hiç şaşırmıyorum. Birim müdürümle kafamızda oluşturduğumuz “B Planı”nı devreye sokmaya karar veriyoruz. “İdealist” öğretmenimizi arıyorum ve durumu izah etmeme gerek kalmadan, projemizin baltalanmasına izin vermeyeceğini, bunun için de elinden geleni yapacağını söylüyor.
Bin tane “veli izin kağıdı” hazırlıyoruz hemen. İzin kağıtları ile birlikte soluğu okulda alıyorum. Öğretmenler odasına çıkıp dağıtıyorum öğretmenlere… Ardından müdürün odasına gidip, ders saatleri dışında ailelerinden izin alabildiğimiz öğrencilere etkinlik vermeye hazır olduğumuzu hararetle anlatmaya çalışırken, müdürden ilk görüştüğümüz günkü elektriği alamıyorum. Gayet soğuk ve düşünceli bakıyor bana. Umursamıyorum. Ben de daha katı bir tavır sergileyerek:
“……. Üniversitesi’nden öğretim görevlisi Ayten Hocam ve yirmi iki öğretmen adayı gönüllü öğrencim hazır. Bir hafta sonra etkinliklere başlamak istiyoruz.” diyorum kararlı bir ses tonuyla. Müdür o esnada arkama bakıyor, ben de dönüp bakıyorum; müdür yardımcısı ile göz göze geliyoruz. Başımı eğerek selam verip çıkıyorum odadan.
“İdealist” öğretmen arıyor iki gün sonra ve hemen hemen tüm öğrencilerin velilerinin izin kağıtlarını imzaladıklarını öğreniyorum. Sevinçten deliye dönüyoruz birim sorumlumla. Öğretim görevlisi Ayten Hanım’ı arıyorum ve birlikte yeniden okul yolundayız. Bu kez müdür daha sakin, ama endişeli. B Planı işe yarıyor. Ben mutlu, Ayten Hanım mutlu, öğretmen mutlu, birim sorumlum mutlu…

…………………………………………………

Büyük gün…
Pırıl pırıl yirmi iki genç, Ayten Hanım ve ben giriyoruz okulun bahçesinden… Gönüllü gençlerin hepsinde ayrı bir heyecan var. Ama içlerinde bir tanesi var ki, o başka bir heyecanlı. Kocaman zeytin siyahı gözleriyle okulu baştan aşağı süzerken kıpır kıpır bedeni…
Sınıflara paylaştırıyoruz gönüllüleri Ayten Hocamla. Biri hariç, tüm gönüllülerde heyecanın yanı sıra korku dolu bakışlar görüyorum. İlk deneyimlerini böyle bir okulda yaşayacaklar. Vakfın bünyesinde aldıkları iletişim-yöntem eğitimlerinin, bu okulda ne kadar etkisini göstereceğinin muamma olduğu bir okulda.
Dağılıyoruz sınıflara…
Partnerim olan genç, takım elbiseleri içinde çok sevimli görünüyor. Oğlumdan biraz kabaca duran bu genç, sıraların arasında dolaşıp, tanışmaya çalışıyor çocuklarla. Ben, elimde cep telefonu ile tetikte bekliyorum. Ve her telefon sesi ile farklı bir sınıfa koşuyorum. Diğer gönüllülere beşer dakika destek verip çıkıyorum. Her şey yolunda görünüyor ancak, ben koridorlarda sınıftan sınıfa koşarken badem bıyıklı müdür yardımcısı da ayrı kulvarda benimle birlikte koşunup duruyor, beni görmemezlikten gelerek. Umursamıyorum…
5/C sınıfına giriyorum; orman gözlü çocuğu arıyorum diğerlerine belli etmeden, göremiyorum. Mutsuzlaşıyorum. Ben onun gözlerinin kininin verdiği güçle buradayım ve o yok. Çıkıyorum sınıftan;  “idealist” öğretmenimi bulup soruyorum. İzin kağıdını getirmediğini söylüyor, ben çocuğun evinin nerede olduğunu öğreniyorum.
Etkinlik saati sona eriyor. Tüm gönüllüler, okulun giriş koridorunda toplanıyoruz. Hepsi yorgun ama mutlu, aynı zamanda bir o kadar da kaygılı görünüyor; biri hariç… O mutlu ve yine kıpır kıpır…
Durum değerlendirmesi için yaptığımız toplantıda, bütün gönüllülerin anlatacak çok şeyi var:
Bir gönüllü, sınıfında evli ve çocuklu bir öğrencinin olduğunu öğreniyor; karısı da yan sınıftaymış. Derste çok kavga ettikleri için ayrı sınıflara vermişler.
Diğeri çok büyük bir hata yapıp, babalarının mesleğini sormuş. Sorunun cevabını, yanında oturan  amca oğlundan alınca gönüllü genç şoka girmiş. “Oto ırsızı be yaa…” Diğer çocuğun verdiği karşılık, ikinci şoku yaratmış: “Senin baban da evlere giriyor, yalan mı be yaa?”
Başka bir gönüllü, gizli bir “kankalık” hikayesi anlatıyor. İki kız çocuğu… Çok iyi anlaşan iki küçük dost; ancak, birinin ailesi diğeri “öteki” olduğu için arkadaşlık etmelerini istemiyor. Sadece okulda arkadaşlık edebiliyorlar ve bu sırrı tüm sınıf saklıyor.
Başka bir gönüllüm, öğrencilerine: “ Gelmek zorunda değildiniz ama hepiniz buradasınız… Çok teşekkür ediyorum.” diyor. Sınıfın yaşça en büyük olanı ve aynı zamanda “abi”si Cemal cevap veriyor: “Eppiniz zahmet edip gelmişsiniz ayağımıza… Biz gelmesek ayıp olurdu be yaa…”
İçlerinde en duygusal olan, zarif gönüllü kızımız sınıfına hakim olamadığını, başaramamaktan korktuğunu dile getiriyor. Ben: “başarmalıyım, başaracağım diye şartlandırma kendini. Başarabilirim dersen kolaylaşır işin. ”diyorum.
Hepsi anlatıyor sırayla neler olup bittiğini; bir gönüllü hariç… Zeytin gözlü, esmer  gönüllü… Soruyorum kendisine gününün nasıl geçtiğini… Aldığım cevap karşısında ağlamaklı oluyorum ve susuyorum: “Ben onlardanım, nasıl geçebilir sizce be yaaa???”

Evet…
“Zeytin gözlü kız”, bir zamanlar bir yerlerde “orman gözlü çocuk”un bana baktığı gibi bakmış birilerine…