Hırsızım, Tanrılardan Ateş Çaldım

FacebookTwitterGoogle+Paylaş

Hepimiz kendi hayat hikayemizin başrol oyuncularıyız. Kaderimizi tayin eden İlahi Kudrete ne kadar uygun davranıyoruz, ya da hayat senaryomuzu ne kadar değiştirebiliyoruz bilemiyorum. Başrolden sıkılıp figürasyona dahil olma şansımız ve hakkımız da yok hayat hikayemizde… Ama doğduğumuz andan itibaren bildiğimiz tek gerçek var ki, o da nasıl sona ereceğini bilmediğimiz “ölüm hikaye”miz…. Bir düşünür şöyle yazmış; “İnsanlar bir şekilde doğar, binbir şekilde ölürler”.

Bu konu hafta sonu için pek keyifli ve iç açıcı gelmeyebilir sizlere… Ama şu anda yaşadığımız coğrafyada hangi şey iç açıcı ki… En azından bir gerçeği dile getiriyorum, bana kızmayın lütfen… Yazımı okuduğunuzda bana hak vereceğinize inancım tam.

Antik Yunan efsanesine göre Zeus; insanları ateşten men edip, sel sularında yok ederek insan neslinin bitmesini diler ve bu güce de sahipti. Tanrısal düzene isyan eden ve kendisini insanoğlunun babası sayan Prometeus da, doğru bildiğinden şaşmayan, zeki, kurnaz, önsezisi çok güçlü olan bir kahindi. Tanrılar karşısında insanlardan yana kahramanca bir tavır alır ve “Tanrılardan ateş çalar”, insanoğlunun yaratıcılığa, bilime ve uygarlığa yürümesinin ilk temelini atar. Zeus bu duruma çok sinirlenir. Prometeus’un kahinliğinden, güçlü önsezilerinden ve kendi tahtından olacağı korkusundan Prometeus’u Kafkas dağlarında büyük bir kayaya zincirletir. Her gün bir akbaba gelir ve Prometeus’un ciğerini kemirir. Ciğer kendini yenileyen bir organ olduğu için ertesi gün ve sonraki zamanlarda da bu işkence sürer, nesiller boyu devam eder. Tabi bu süreçte insanlar doğar, yaşar ve ölür. Efsaneye göre, insanoğlunu “Tanrılardan ateş çalarak”, var edebilmeyi başarmış ancak “ölümlü” olmasını engelleyememiştir Prometeus…

Antik Yunan efsanesinden gelelim günümüzdeki kendini “ölümsüz” sanan insanoğlu profiline… Kiminle konuşsam, sözleşmiş gibi aynı cümleyi sarfediyor… “Çok yoğunum, başımı kaşıyacak vaktim yok. Kendime ayıracak vaktim yok. Çok işim var ama para yok, ekonomi çok kötü” vs. bla, bla, bla… On üç yıl profesyonel iş hayatının içinde yer aldım. Müzik ve sanatsal faaliyetlerimin yanı sıra haftanın 6 günü sabah 09:00, akşam 18:00 mesaisi yaptım, on üç yıl… Dolayısıyla bu minvalde çalışan insanların ne yaşadığını ve ne hissettiğini de biliyorum az-çok. Çalışma hayatında hep aynı nakarat döner, durur. Sadece insanlar değişir, sahne hep aynıdır. Yapılacak iş (işler) ve o işi yapacak insan (insanlar) vardır. Yaşamak için gerekli ihtiyaçlarımızı sağlayacak  ve “ölümlü” hayatımızı hareketli kılacak bir meşgaledir aslında işlerimiz… Ve emin olun bir sonu vardır herşeyin… Çalışma mevzuaatları bile sizden verim alamayacağı yaşlara geldiğinizde sizi sistemin dışına atmak üzere hazırlanmıştır. Emekli olursunuz ve hayatın “ölümlü” olduğunu o zaman “fena halde” hissetmeye başlarsınız.  Öyle ya; biliyoruz ki, ömrümüz sınırlı ve “ölümlü”yüz.  Hal böyleyken bu kadar abartma ve köpürtme de neyin nesi… Anlamış değilim. Böyle konuşan ve kendilerini “çok önemliymiş” gibi, sanki o olmazsa dünyada her şey kötü gidecek ve memleket batacak hissi yaratmaya çalışan insanlara onların istediği gibi davranıyorum. Yüzümde çok ciddi ifade ile onu dünyanın en önemli insanlarından biriymiş gibi  egosunun okşanmasına yardım ediyorum. Çünkü böyle konuşan insanların istediği duygu bu … Nabzı bunu arzu ediyor, şerbeti de uygun dozda vermek gerek. Gerçekte ise, yüzüne “ölümlü olduğunu ve bu kadar abartmaması” gerektiğini haykırmak istiyorum. Sen varken de bu işler olacak, sen olmadığında da… Ne dünya batacak, ne de memleket bitecek a fani kul. Devran dönüp duracak yine, sen ebedi istirahatgâhında uyurken… Dünya senin olsa yiyeceğin üç öğün, fazlası değil. Ekonomik gücün sadece konforunu ve lüksünü sağlar. Ama seni “ölümsüz” kılmaz. Çok ta önemli değilsin, değiliz. Hiç birimiz…

Aslında anneler, insanoğlunu doğurarak bir nevi güncel Prometeus’luk yapıyorlar ve insan neslinin devamını sağlıyorlar. Üstelik maddi karşılığı olmadan… Ama kendilerini bu kadar abartıp, büyütmüyorlar ve çok önemliymiş gibi davranmıyorlar. Çalışanlar ise kendilerini çok önemliymiş gibi sunmaya ve çok meşgul görünmeye çalışarak “dünyanın işini kendisi yapıyormuş” imajı vererek kendilerini kandırıyorlar. Aynı kişiler akşam saatlerinde televizyon karşısında, incir çekirdeğini doldurmayan içerikleri olan diziler için saatlerini ekran karşısında geçiriyorlar. Ertesi gün yine aynı halet-i ruhiyeye bürünüyorlar. Çünkü kendilerini önemli hissetmek için başka seçenekleri yok. Egosunun “o olmazsa o iş yeri batacak ve dünya yaşanmaz hale gelecek, ekonomi çökecek” sesini dinliyor. Ne sen bu kadar önemlisin, ne de sen olmadığında o işyeri batacak, emin ol… Ve eğer bu kadar önemliysen, yapacak çok işin var ise neden hala sızlanıyorsun, neden hala paran yok ve neden şikayet ediyorsun? Bir yerde bir yanlışlık yok mu sence? Sözüm ona sızlanıyor… Mutlu olman gerekmez mi? Bir işin var ve sen olmazsan o işler yürümeyecek. Aman Tanrım. Nasıl bir ego bu?  Bir yerde bir yanlışlık yapmıyor musun?   Ülkenin en tepesinde bulunan cumhurbaşkanı bile öldüğünde, en kısa zamanda yerine yeni bir (fani) cumhurbaşkanı geliyor ve ülkelerin işleri bile kaldığı yerden devam ediyor. Dünya, iş-güç dâimi, insan “ölümlü”. O nedenle kendine gel ve abartma bu kadar…

Gafil, gezme şaşkın, bir gün ölürsün

Dünya kadar malın olsa ne fayda

Söyleyen dillerin söylemez olur

Bülbül gibi dilin olsa ne fayda

 

Kul Himmet üstadım gelse otursa

Hakk’ın kelâmını dile getirse

“Dünya benim” deyu zapta geçirse

Karun kadar malın olsa ne fayda ( Kul HİMMET )

Tokat-Almus’un bir köyünde 16.yy. da yaşamış ulu halk ozanı Kul Himmet böyle dile getirmiş bu dünyanın yalan ve fani olduğunu… Bedeni cismen var olmasa da, yazdıklarıyla “ölümsüz” olmayı başarmış ozanımız hepimizin duygularına tercüman olmuş… Yıllardır deyiş olarak söylenen bu satırları yazan, Tanrının yarattığı özel insana rahmet diliyorum.

Usta kalem ve “ölümsüz” olan özel fanilerden rahmetli Yaşar Kemal “İnsan bu evrende bedeni kadar değil, yüreği kadar yer kaplar” derdi ya…  46 yaşında bu hayattan göçen ve ardında “ölümsüz” nice şiirler bırakan Cahit Sıtkı Tarancı “35 yaş” şiirinde de olduğu ( Yaş otuz beş, yolun yarısı eder / Dante gibi ortasındayız ömrün) gibi hayatın faniliğini çok genç yaşlarda hissetmiş ve konu olarak çoğunlukla “yalnızlık ve ölümü” işlemiştir. Çok kısa sayılacak yaşam süresinin yanında “yüreğinin büyüklüğü” ile Türk edebiyatında “ölümsüz” olmuş özel bir ruhtur. Gerçek olan da bu değil mi zaten?

Ozanlar, şairler ve yüce ruhlu başarılı insanların biyografilerini okuduğum zamanlarda kendime sık sık şu cümleleri söylerim. Yapman gerekeni yap. Gün neyi getiriyorsa onu yaşa. Doğru ve düzgün insan olmaya çalış. Kimseyi kırma, incitme. Sevgi dolu olmaya çalış. Hırsına yenilme. Gerçeği gör. Ölümsüzlük iksiri bulunmadı ve sen içmedin. Çok ta önemli olmadığını anla. Bir işe yaradığın kadar önemli olduğunu unutma. İyinin daha iyisi, güzelin daha güzeli vardır. Herkes nasibi kadarını alır. Maksadını ve haddini aşma. Sen varken de bu dünya var, sen yokken de olacak. Şikayet etmeyi ve sızlanmayı bırak.  Çalış ama “ölümlü” olduğunu unutma. Dünya malına tapma. Silkelen ve ayıl…

 

“Ölümlü” hayatlarımızın sevgiyle geçmesi dileğimle iyi hafta sonları diliyorum… Ve tabi ki yorumlarınızı bekliyorum. Aşk ile…

27 Ağustos 2016

 

 

Yorum Yaz

1 yorum

  1. Bulent akdag, Yanıtla

    Her zamanki gibi dogru ve guzel sozler…yorumsuz….haklisiniz guzel insan…