Gürsel Tekin ile röportaj

FacebookTwitterGoogle+Paylaş

Normatif için yaptığım ilk haber röportajım. Bir kongre dolayısıyla İstanbul’daydım. Taksim’de kongrenin yapıldığı merkezde CHP Genel Başkan Yardımcısı Sayın Gürsel Tekin’le söyleştik. Tabii röportajı yapan bir doktor olunca haliyle ana konu sağlık üstüneydi. Gürsel Tekin, olanca sıcaklığı ve samimiyetiyle sorularıma cevap verdi.

Zevkle okuyacağınıza inandığım ve belki de Sayın Tekin hakkında ilk kez öğreneceğiniz  bilgilerle dolu röportajımın ayrıntıları;

 

Gürsel bey, çok yoğun bir temponuz var. Sağlığınızı korumak ve enerjinizi yüksek tutmak için neler yapıyorsunuz? Spor yapıyor musunuz? Beslenmenize özen gösteriyor musunuz?

Spor yapamıyorum ama çok koşuşturuyorum. En kısa zamanda spora başlayacağım. Beslenmeye gelince gün içinde ne yiyeyim içeyim telaşında değilim. 3 öğün yiyorum ama ne bulursam yiyorum. Ancak bir şeye dikkat ediyorum; özellikle sabahları keçi peyniri ve bal. Tabii ki hakiki bal; ama malum, sahtecilik peynirde de balda da çok fazla.

Günde kaç saat uyuyorsunuz?  Vitamin türü ilaçlar alıyor musunuz? İğneden korkar mısınız?

6 – 6.5 saat uyuyorum. 7 saati geçmedim hiç. Benim vitaminim keçi peyniri ve hakiki bal. Bütün peynirlerin içinde keçi peyniri en önemli olandır. Çünkü keçi, hiçbir koyunun ya da ineğin ulaşamayacağı yerlerde bin bir çeşit ottan beslenir. İğneden her insan gibi korkarız, bu işin kaçışı yok yani.

Türk tıbbını genel olarak nerde görüyorsunuz? Ciddi bir rahatsızlığınız olsa yurt dışına tedavi amaçlı gitmeyi düşünür müydünüz?

Maalesef. Türkiye’de de iyi hekimler var hiç itiraz etmiyorum. Gerçekten Türkiye’de de tıp gelişti; ancak yanlış tedavi ve tanılar halen var. Örneğin; kişi 6 ayda bir doktora gidip tedavi görüyor, sonra alakasız başka bir hastalığı çıkıyor. Ülke olarak tıbba ve bilime çok önem vermek zorundayız. Hastanelerimizin fiziki yapıları yenilenebilir.

Zor bir coğrafi bölgede doğdunuzu ve çocukluğunuzun orada geçtiğini biliyoruz. Bu bölgelerde günümüzde bile bazı branşlarda uzman doktor yok. O dönemde sağlık alanındaki imkânsızlıklar yüzünden kaybettiğiniz bir yakınınız oldu mu? “Keşke” leriniz var mı?

Hiç olmaz mı! Bakın sadece bizim oralarda değil, İstanbul’da da. Her yer Taksim, Kadıköy ya da Beşiktaş değil. İstanbul’un arka yüzünde insanların hastane imkânı yok, hastane uzak. Geçen gün Adana’daydım 3-4 beldede sadece bir sağlık ocağı var ve saat 16:00’ dan sonra kapalı. O saatten sonra herhangi bir hasta olursa, 40 km uzakta olan Adana’ya gitmek zorunda. Benim coğrafyamı anlatırsam insanların içi parçalanır. 50 yaşına geldik manzara hiç değişmedi. Kısacası 50 yıldır iktidarlar değişiyor, yoksulun, fukaranın kaderi hiç değişmiyor. İster Ardahan’da olun ister Adana’da, ister Balıkesir’de.

Tam gün yasasından sonra değerli birçok hoca üniversite hastanelerinden ayrıldı. Bir anlamda devlet eliyle nitelikli hizmete ulaşmak zorlaştı. Tam gün yasasıyla ilgili görüşleriniz neler? Sizce mevcut haliyle mağduriyet gideriyor mu yoksa yaratıyor mu?

Burada da bir bilgi kirliliği, kavram kargaşası var. Şimdi bütün bunlar hazırlanırken bilimsel olarak hazırlanır, pilot uygulamalar başlar ve pilot uygulamalardan iyi sonuçlar alınırsa projeler devam eder. Bilimsel alt yapı lazımdır. Oldubittiye getirilmemeliydi. Herkes uzmanlık alanında konuşmalı. Tam gün yasasının tartışıldığı dönemde ben şunu isterdim; her taraf (yönetenler, iktidar, sağlıkla ilgili oda temsilcileri, hekim temsilcileri ve üniversiteler) bir masa etrafında tartışabilselerdi 74 milyon insan da kimin ne kadar haklı olduğunu görebilecekti. Dünyadaki uygulamalara ve uluslararası kriterlere bakmak lazım. Yoksul hastaların artık parasız tedavi edildiği söyleniyor ama bu anayasal bir görevdir, bir lütuf değildir. Bütün dünyada bu böyledir. Sosyal devletin 3 temel kavramı var sağlık, eğitim ve istihdam. Yoksul yurttaşlar sağlık hizmetlerini ücretsiz almalılar.

Sağlık reformu diye anılan değişiklikler gerçekten de bir yenileşme ve iyileştirme yaptı mı?

Ben size yaşadığım bir olayla reforma örnek vereyim. Kanada’da bir arkadaşımız akşam rahatsızlandı ve hastaneye götürmek zorunda kaldık. Hepimiz yarım yamalak İngilizce konuşuyoruz. Daha hastayı götürür götürmez en az 6 tane hekim yanımızdaydı. Olağan üstü ve çok özel bir insan gelmiş gibi; bizde bakanlar gider ve özel hekimler ortalığa çıkar ya; işte öyle bir şey. Sıradan bir hastalık için 1.5 saat ilgilendiler. Çıkışta para ödeyelim dedik, şaşırdılar ve birbirlerine baktılar çünkü hiçbir hastadan ücret alınmıyordu. Üstelik biz o ülkenin vatandaşı dahi değildik. Orada ve diğer gelişmiş ülkelerde öncelik insan; insanlarımıza bu öncelikle bizde insan olarak bakacağız. İşte benim aradığım reform bu. Bunlar yoksa kimse reformdan söz etmesin.

Hastaya ayrılan süre ve verilen hizmetin niteliği göz önüne alındığında doktorların performanslarına (baktıkları hasta sayısına ve yaptıkları işleme) göre ücretlendirilmelerine nasıl bakıyorsunuz?

Bu ne demek? Kanada’lı doktor gibi bakarsan günde 10 hastaya bakarsın, biraz önce ifade ettim; 1.5 saat ilgilenmişlerdi hastamızla. “Bize ne Türk’ün biri gelmiş bir iğne vurun çeksin gitsin” de diyebilirlerdi. Şimdi sizin kriteriniz “daha çok hasta” olursa (askerlikteki gibi; bir hekim günde 300 tane hastaya bakar) bu iş doktorluktan çıkar, işgüzarlığa dönüşür. O vakit de sistem sağlıklı işlemez.

Genel olarak Türkiye kırsalında yaşayan ve gelişmiş sağlık hizmetlerine uzak olan halka sağlık konusunda devlet eliyle verilen eğitimleri yeterli buluyor musunuz?

Kesinlikle bulmuyorum. Zaman geçtikçe bütün her şey değişiyor. Coğrafya, iklim, beslenme alışkanlıkları değişiyor. Çocukken her şey doğaldı, şimdi %90 suni besleniyoruz. Sağlıklı kalmak giderek zorlaşıyor. İlkokullarda aşı yapılması gerekiyor. Bu ülkedeki çocukların %30 – 40’ı aşı olamıyor. 51 tane il dolaştım. Öyle iller, öyle köyler var ki insanın yüreği parçalanıyor. Adana kırsalında %18-20 nüfus kaydı olmayan çocuk var. Güneydoğu’da ağadan kaçıp burada köleleşen insanlar var. Sağlık ve bilim halkın öğreneceği öncelikler olmalı. Elbette Kur’an öğrensin; ama bilim de öğrensin. O çocuklar sağlıklı nasıl yetişebileceğini öğrenebilsin. Onu öğrensin bunu öğrenmesin derseniz bu ülkenin geleceğine dinamit koymuş olursunuz.

Toplumda bazı kesimlerde ölüm ve hastalık konusunda “kaderimde varsa yaşanacaktır” şeklinde bir inanış var. Ki bu inanış tanı ve tedavilerde gecikmelere ve hatta genç yaşlarda ölümlere neden olabiliyor. Halkın içinden geldiniz ve onlara birçok siyasetçiye göre daha yakınsınız. Sizce böyle düşünenlerin oranı kaçtır?

Türkiye’de bu şekilde düşünen oranın %80’lerde olduğuna inanıyorum. Bizim toplumumuzda emekli olunca ölüm bekleniyor. Ancak yurt dışında insanlar iş hayatları bittikten sonra yaşamaya başlıyorlar. Yurt dışından gelen turistleri görüyorsunuz, 75-80 yaşında dünyayı geziyor. Dramatik bir örnek aktarayım size, bunu herkesin de görmesi gerekiyor. Kırıkkale’de, Ankara’nın, başkentin yanıbaşındaki şehirde, şehrin ortasında bir park var. Parkın içinde 300’e yakın emekli oturuyor. Sabah geliyor, elinde tesbih, bir kafeye restorana da gidemiyor ki önüne çay kahve gelecek diye; 580 lira maaş alıyor. Akşama kadar o tesbihi çekiyor, yanındaki 3-5 tane emekliyle sohbet ediyor. Onun en büyük eğlencesi o. Bir anlamda ölümü bekliyorlar orda. Oysa dünyada gelişmiş ülkelerdeki emeklilere baktığımızda bu dönemde yeni bir hayata başlıyorlar.

Kaderin önünde durmak mümkün değil; ama üzerinize düşeni de yapmak zorundasınız. Bu, ailede alınan temel eğitimle başlar. Örneğin; Japonya’da 7.4 şiddetinde deprem oldu, bir tek kişinin burnu kanamadı. Derme çatma binalar yapıp, binlerce insanın ölmesini kadere bağlayamazsınız.

Ölümden, müzmin hastalıklardan korkuyor musunuz?

Kişisel olarak çok korkan bir insan değilim. Ölümden korkulmaz, ölüm gelecekse onun önünde durmak mümkün değil. Hayatımda korkarak yaşamadım ben, belki küçük yaşta hayatın en dramatik zorluklarını yaşadığım için olabilir. Belediye başkan vekiliyken emniyet müdürü bana iki koruma vereceğim demişti, müdürüm dedim eğer korumalarla gezeceksem evimden çıkmam. Niçin korkarsınız biliyor musunuz? Suç işleyen kişi korkaktır. Ben suç işlemedim, en azından bilerek işlemedim, kimsenin günahını almadım, kimsenin canını acıtmadım. Korkaklığımdan değil can acıtmamam, vicdanımdan.

Sigara kullanıyor muydunuz? Bıraktıktan sonra hayatınızda neler değişti?

Çok şey değişiyor. Ben 2 kez bıraktım, birincisi 5 yıl sürdü. Ondan sonra neden başladım halen şaşırıyorum doğrusu, pişmanım. Bundan 8 ay önce bir akşamüstü paketimde 6-7 sigara vardı, bırakmaya karar verdim, 3 tanesini içtim ve jübile yaptım. Kokudan kurtuluyorsunuz, bunu sigara içenler pek fark etmez, çok kötü bir koku var. Nefes alıp verişiniz değişiyor, daha rahat yürüyorsunuz, daha sağlıklı hissediyorsunuz. Öksürük, sabahları rahatsızlık olmuyor. Eski genel başkanımızın eşi Sayın Olcay Hanım’a sayın başbakan sormuş; ‘’iktidarın neyini başarılı buluyorsunuz?’’ diye. Olcay Hanım da “kamu alanlarında sigara yasağı” diye cevap vermiş. Gerçekten bu çok önemli; bizdeki kamu alanlarının sirkülâsyonu çok fazla değil. Sabah 10’dan gece 10’a kadar aynı kahvehane ortamını paylaşan insanlar var. Sigara içmese de orada içmiş kadar oluyor.

İstanbul yaşamak için sağlıklı bir şehir mi? Aday olursanız ve seçilirseniz şehirde sağlığa katkı adına neler yapmak istersiniz?

İstanbul dünyanın göz bebeği..  Birçok ülkede Türkiye’yi çok bilmeseler de İstanbul’u biliyorlar. İstanbul 3000 yıl medeniyetlere ev sahipliği yapmış bir şehir. Bu şehir daha iyi korunmalıydı. Paris’in senede 50 milyon turist aldığı söyleniyor. Oranın nesi var Allah aşkına bir demir parçasından başka? Orası 50 milyon alıyorsa, İstanbul’a senede 100 milyon turist gelmeli. Ama nasıl bir İstanbul? Sosyal yaşamı olan, güvenliği olan, 24 saat hizmet veren bir İstanbul. İktidarımızda tarihi yarımadayı 24 saat yaşayan bir şehir yapacağız. Gecesi gündüzü aynı olacak. Fatih Sultan Mehmet’le övünüyorlar. Ama o mezarından çıksa vallahi de billahi de bunların hepsini idam eder. Bir kente bu kadar kastedilmemeliydi. Tarih korunmalıydı. 7 tepeyi bilirsiniz, şarkılara konu olmuştur. Kentteki hava sirkülasyonunu 7 tepeler sağlar. Ama şimdi hava alamıyorsunuz. Her tarafı betonlarla kapatmışsınız. Böyle bir yapılaşma örneği dünyada yok. Bu nasıl mimaridir? Fakülteler bu mimarları nasıl yetiştirmiş doğrusu şaşırıyorum.

Estetik cerrahiye bakış açınız nasıl? Bir gün, herhangi bir sebeple kendinize estetik yaptırmayı düşünür müydünüz?

Her insan estetiğe ihtiyaç duyabilir. Ama ben ihtiyaç hissetmedim şimdiye kadar. Yarın ne olur, duyar mıyım duymaz mıyım bilemem tabi. Duyarsam kapını çalarım hocam.

Yaşlanma sürecinizden mutlu musunuz? Yoksa yıllar sizi erken mi yordu? Sağlığınız adına “keşke” leriniz var mı? Siyaset içinde olmanız sizi nasıl etkiledi?

Yordu tabi yormaz mı? İnsan hayatında keşkeler olabilir tabi; ama ben daha ziyade önüme bakan biriyim. 14 yaşında iş hayatına başladım ve bu yaşta sigortalıydım. 14 yaşına kadar da köyde hayvancılık işleriyle uğraştım. Biz öyle söğüt gölgesinde yetişmedik hocam. Ama mutluyum. En büyük mutluluğum şu; 14 yaşında iş hayatına başladıktan sonra hiç kimseye yük olmadım. İstanbul’a gelmiştim ve uzun süre burada iş olanağım olmadı. Rahmetli babam duymuş ve bana para göndermişti. Ben o parayı iade ettim. Öyle enteresan bir yapım var, hiç kimseye yük olmam.

Son olarak siyasetçi olmasaydınız hangi mesleği seçerdiniz?

Zaten ticaretle uğraşıyorum, petrol işi yapıyorum. Siyasetçi olmasaydım daha da büyütebilirdim işimi ve sayılı firmalardan biri olabilirdim; ancak siyaseti seviyorum.

Röportajın sonuna geldik. Vaktiniz ve içtenliğiniz için çok teşekkür ederim. Her daim gülen yüzünüz ve gözlerinizden okunan hayat enerjisinin hiç bitmemesini ve hastalıkların size hiç uğramamasını diliyoruz Sayın Tekin.