Ay… Ama Dolunay olmalı

FacebookTwitterGoogle+Paylaş

Aylardan Mayıs…

Babamla, her zamanki gibi sabah sefamızdan dönüyoruz evimize. Yine koşmuşuz, eğlenmişiz, yorulmuşuz yollarda… O bana hayat hikayeleri anlatmış, ben onu dinlemişim hayret ve gururla. Yine çiçekler toplamışız yol boyu; yine çok mutluyuz ikimiz…
Ama bir tuhaflık var o gün babamın gözlerinde. Solgun bakıyor sanki, arada bir yüzü ekşiyor gibi. Adımları daha ağır ve her adımda içten içe inliyor gibi; ama gülerek bakıyor bana o güzel, ince bıyıklarının altından…
Eve geldiğimizde salondaki kanepeye uzanıyor ve su istiyor benden. Korkuyorum bu davranışından; içimi garip bir duygu kaplıyor o an. Babamı hiç böyle görmemiştim ki ben. O kanepeye hiç uzanmaz ki benim babam. Hep kıpır kıpır, hep hareket halindedir o. Doktor Ayhan Amca’yı aramamı söylüyor ve biz yoldayız Feneryolu’ndaki muayenehaneye gitmek için.
Yolumuzun üzerinde bulunan Kadıköy rıhtımındaki Haldun Taner Sahnesi’nin tam önündeki hale gitmek istiyor. içi yanmış; Malta eriği istiyor halin ortakındaki bir banka oturup. Ben kamyonlardan birinden kapıp geliyorum Malta eriğini. Erik dolu kağıt torba elimden düşüyor korkudan, babamın oturduğu bankın etrafındaki kalabalığı görünce. Kalabalığı yarıp, babama sarılıyorum çığlık çığlığa. Birkaç kişinin yardımıyla taksiye yerleştiriyoruz benim “aslan” babamı… O aslan ki tam yedi yaşında atılmış hayata tek başına… O aslan ki, tırnaklarının içini emek doldurmuş, hayat denilen o melun şeyin üstesinden gelirken.
…………….……………

Doktor Ayhan Amca başımı okşuyor babamı muayene ettikten sonra ve sadece mide kanaması geçirdiğini, hastanede tedavi edilmesi gerektiğini söylüyor bana gülerek.
Hepimiz hastanedeyiz ailece… Ters giden birşeyler var. Fısır fısır konuşmalar, Ayhan Amca’nın rengi kıpkırmızı…
Ve kapı arkasından gizlice dinlediğim, o günden sonra da kulaklarımı tam on dokuz gün boyunca tıkadığım kulaklarım, hastane odasında babam uyurken duyduğum kedi sesiyle yeniden duymaya başladı. Pencereye koştum hemen. Hastanenin bahçesindeki ağacın üzerinde, simsiyah yavru bir kedi… Kedinin miyavlayarak baktığı yöne baktım.
AY… Koskocaman, masmavi… Tıpkı çocukluğumda güneşe tuttuğumda ışıl ışıl olan mavi misketlerim gibi. Geceden daha siyah yavru kedi, sanki ondan medet umuyordu inemediği ağaçtan kurtulabilmek için.
Henüz on beş yaşındayım ve hayatımın ilk acı kararını verdim.
Ve bütün güzelliğini gözler önüne sermiş olan DOLUNAY’ıma bakarak ağız dolusu dedim ki:
“Canım misketim, güzel AY’ım… Babam daha fazla acı çekmesin, ölsün lütfen. Ben buna hazırım, ben başımın çaresine bakabilirim. Öğrendim ben, babamın bana anlattıklarından hayata dair herşeyi. Lütfen ölsün…”
Ne yazık ki bir hafta sonra tüm maviliğini sergileyerek bana bakan AY’ıma, sessizce ağlayarak teşekkür ettim dileğimi gerçekleştirdiği için…
Şu an, kırk altı yaşındayım…
Ve ben tüm dileklerimi AY’ıma söylüyorum. Er ya da geç gerçekleşiyor. Çünkü dileklerimin hepsi, iyi niyetleri barındırıyor. Gerçekleşen dileklerim bazen acı, bazen mutluluk, bazen de hayat dersi veriyor bana. Ama ne olursa olsun gerçekleşiyor.

…………….…………….…………….…..

Bu durumda ben, sözüm ona “Müslüman Din Alimleri”nce AYPEREST oluyorumdur eminim. “Aya tapan kadın”…
Sizi gidi ruh, din, sevgi, saygı, içimizdeki Allah’ın katilleri sizi !!!
Bizler dua ederken vicdanımızı, insanlığımızı, sevgimizi ortaya koyarken, sizler Allah’a, dinimize olan inancımızı kan kokan ellerinizle törpülemeye çalışıyorsunuz. Bizler çocuklarımıza önce Allah, din sevgisini aşılamaya çalışırken, sizler vicdansızca sergilediğiniz kanlı, kinli, mal-mülk heveslisi davranışlarla onların kafalarını karıştırmaya çalışıyorsunuz.
Elhamdülillah Müslüman’ım!!! Ve tüm dileklerimi AY’a gönderiyorum, Rabbim de kabul ediyor; çünkü AY’ımı da Rabbim yarattı, AY da onun himayesinde; sizlerin kanlı ellerinizde, iğrenç emellerinizde değil…

Var mı diyeceğiniz!!!

Dilek Uyar

İstanbul- 2015