3. Dünya savaşı ve kitle kanaat öngörüsüzleri

FacebookTwitterGoogle+Paylaş

Afganistan ve Irak işgallerinden sonra, üzülerek görüyoruz ki; dünyanın geniş bir çoğunluğu savaşı içselleştirdi. Ve artık savaş, olağan bir gerçek gibi, ne zaman, nereye, nasıl yayılacağı konuşulmaktadır. Oysa savaş, olağan bir gerçek değil; aksine, insanın kendisine yabancılaşmasının bunalımlı bir sonucudur…

 

Evren, tüm insanlara yetecek genişlikte ve zenginlikte olmasına rağmen; depolayıp yığmacılar (sömürgeciliğin öztürkçesi budur) ihtiyaçları olmadığı hâlde, daha çok depolayıp yığmak için; hiç düşünmeden, çekinmeden dünyayı ateşe vermektedirler. Dünyamız, bu dehşetli zalimlerin elinde, adeta küçücük bir ateş topuna dönmek üzeredir. Bu semirmiş kudurmuşlar, belki birazcık bekleseler; (üstelik açlarından da ölmüyorlar, bekleyebilirler) insanlık, yapacağı yeni icat ve keşiflerle, kan dökmeden depolayıp yığmaya devam edecekleri alanlar ortaya çıkacaktır. Ancak bu semirmiş kudurmuşlar, aç, evsiz, asil sokak çocuklarının, çöpte buldukları kokmuş bayat simide saldırmalarından daha hızlı bir şekilde, dünyadaki yeraltı-yerüstü kaynaklara saldırıyorlar. Ve toplumların iç işlerine karışarak, eğitim, hukuk, iktisat gibi tüm alanlarda, kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmeler yapıyorlar…

 

3. Dünya savaşının, çıkıp çıkmadığının konuşulmamasının nedeni; savaşın, en saldırganlarla en zayıfların arasında yaşanıyor oluşudur. Üstelik bu dehşetli işgaller, üçüncü dünya ülkeleri coğrafyalarında gerçekleşiyor ve buna aynı şiddetli güçte karşılık veremiyorlar. 3. Dünya savaşının çıktığının konuşulmamasının bir başka nedeni de; Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin gibi görece orta büyüklükte ülkelerin, savaşa henüz somut olarak dâhil olmayıp diplomasiyle yönlendirmeye çalışmalarıdır. Ancak, savaşın yayıldığı coğrafya genişliğini ve etkilediği insan hayatlarını dikkate alırsak; Afganistan ve Irak işgalleriyle 3. Dünya savaşının başladığı anlaşılır…

 

PKK açılımı, yeni anayasanın yazılımı ve Türk Ordu’sunun dağıtılmak istenmesi, devam eden bu savaşın Türkiye kısmıdır. Şimdi burada, asıl sormamız gereken soru, bu savaşa “biz Türkler” ne zaman katılacağız ve ilk kurşunu hangimiz, nerede atacağız? 1. Dünya savaşı yıllarına dönecek olursak; orada da savaşa, bayrağımızın çekildiği sözde müttefikimiz olan Almanların gemisine saldırılmasıyla alelacele katıldık. Gördüğümüz gibi, Türklerin, savaşçı ve barbar olduğu söylense de, bu tamamen yalandan ibarettir. Evet; biz savaşçıyız; ancak sömürgeciler gibi öldürdükleri dışındakilere, dinine inandırmak ve dilini öğretmek gibi; insanlık dışı zorlamalara girişmediğimizden, kesinlikle barbar değiliz. Biz, meclis açılışını çocuk bayramı yapan tek milletiz; savaştan kaçınırız, ancak bu savaşı kaybedeceğimizden değil; insanlığın kanını emen, beyaz yüzlü sömürgeciler gibi kan dökmek istemeyişimizdendir.

 

Şimdi, birinci dünya savaşına sözde giriş nedenini (oyununu) hatırladıktan sonra, günümüze gelecek olursak; acaba yine, bu şekilde çapsız ve ufuksuz siyasetçilerimiz, semirmiş kudurmuşlar tarafından kandırılarak; örneğin İran’a bir İsrail saldırısı olursa ve İran da buna karşılık Türkiye’deki Amerikan üslerini ve Malatya Kürecik’teki Amerikanın dikizleyen gözü füze radarını vurursa, Türkiye ne yapacak?

 

Kitlenin ve kanaat önderlerinin çapsızlığı

 

Matbaanın ülkemize yaklaşık olarak 300 yıl sonra gelmesi, kitabın, ucuz ve çok sayıda basılıp görece yaygınlaşmasını önledi. Ülkemizde, okumama alışkanlığının nedenini, tarihin sürekliliği içinde kısmen böyle açıklayabiliriz…

 

Eğitim ortalamasının 6,5 yıl olduğu ülkemizde; insanların ilkeli olmasını beklemek, hayal kırıklığı ve zaman kaybından başka bir şey değildir. Özeleştirinin yapılmadığı, iradelerin ipotekli olduğu; emir eri gazeteci, öğretim görevlisi, siyasetçiler, bu genel ilkesiz kaypak çoğunluktan oluşur. Bu insanlar, ufuk açıcı öngörüleriyle, hayranlık kazandıracak eylem gerçekleştiremezler; ancak insanların gözlerini bağlayacak ayak işlerini yaparlar. Bu tipler iki kısma ayrılır: 1- Yardım edilenler (dilenciler); 2- Satın alınanlar (fahişeler). Hayatta en değerli insan, satın alınamayan insandır. Bir insan, kendini ne kadar pahalıya satarsa satsın; sonuçta ucuz bir insandır, çünkü satın alınabilirdir ve ilk satışında kendini satabileceği kadar pahalıya satabilir. Sonraki her satışta, fiyatı düşecektir…

 

Tarihe yön vermiş ve geniş kitlelerin hayatlarını etkileyen önemli insanlardan biri de; kuşkusuz Hz. Muhammet’tir. Kendisine vahiy gelen Hz. Muhammet’ten rahatsız olan putperest Arap oligarşisi; altta kalan, ezilenlerin haklarını aramaması ve onları kendilerine karşı kışkırtmaması için; Muhammet’e rüşvet teklif ederler. Muhammet’i, tam ve kesin etkilemek için; teklifi çok yönlü ve bütüncül yaparlar. Teklif şöyledir: Sana yetki verelim, altın verelim, en güzel bakir kızlarımızı verelim; bu iddiandan vazgeç! Muhammet’in cevabı nettir: Güneşi sağıma, ayı soluma koysanız; yine vazgeçmem…

 

İnsanlık ve toplum kaygısı olmayanlardan, gerçeği söylemelerini beklemek; aklın apaçıklık ilkesine aykırıdır. Çıkarlarıyla bağlanan kişiler, yem torbalarını boyunlarında taşıdıklarından, gerçeği, özgür, bağımsız bir şekilde ortaya koyamazlar. Aynı zamanda bunlar, aklî tembel olduklarından: “Eleştiri, kuşku, tutarlılık, bilgiye merak ve ilgi” duymamaktadırlar. O nedenle, kendilerini geliştirerek, yetiştirerek, enerjilerini harcayarak, yeteneklerini ortaya çıkarıp özgün yaratıcılıkta bulunamadıklarından; kendilerini, kendilerinden var edemezler. Başkalarından yardım alarak ve himmet dilenerek; hurafe hamalı tarikat gruplarına yalakalıklarıyla köşe tutanlar; toplumumuza ve insanlığa yararlı doğruları değil; ait oldukları grup ya da grupların çıkarlarına yarayacak şekilde her an gerçeği çarpıtırlar…

 

Türkiye bölünecekmiş, sömürgeciler azıya almış; milyonlarca Müslüman öldürülmüş, erkek-kız ayırmadan (üstelik bazıları ergen bile olmayan çocuk yaşta) tecavüze uğramış, sakat bırakılmış, aç, yerinden yurdundan çıkarılmış, kütüphaneler yağmalanmış, tarihi eserler kaçırılmış, bilim insanlarına suikastlar düzenlenmiş, bunların umurlarında değil.

 

Hap kullanmış gibi, hiçbir acı belirtisi vermeyen, etrafına devamlı pis pis sırıtarak bakan bu uyuşuk, miskin, sünepelerin en tipik örneklerinden biri de Rasim Ozan’dır. Kendisine benzeyen gazetenin biri gibi; diline doladı “yeni Türkiye, yeni Türkiye” başka bir şey yok. Kardeşim; yeni Türkiye’nin manifestosunu; Ortadoğu strateji uzmanlarından Graham E. FULLER: “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” kitabıyla yıllar önce yazmadı mı? Ve bu teorinin uygulamaya konması için, içerden çıkmış sabıkalı bir herifin; hapis hayatı öncesinde ve sonrasında, kodamanlarla yaptığı görüşmeler ve verdiği tavizlerle; başbakanlığa getirilmesiyle gerçekleşmedi mi? Sömürülmeye müsait hâle getirilen “yeni Türkiye’yi” sanki siz yaptınız? “yeni Türkiye’yi” organizasyonda ve kolektif çalışmada bir numara olan, kudurmuş sömürgeciler yaptı. Siz, kimin işlerini sahipleniyorsunuz; edilgen, çapsız, ufuksuz maymunlar…

 

Yeni Türkiye, deprem çadırlarında, çocukların yanarak ve donarak ölmesini izlerken; kardeş, komşu Müslüman Suriye’de, iç karışıklık çıkarma amacıyla, ülkemizde, bölücü hainleri besleyip barındırıyor. Sömürgecilerin, Türkiye üzerinden Suriye’ye karşı kullandığı bu hainlere; düzenli maaş bağlandı. Sömürgecilerin emrinde “Yeni Türkiye’nin” Suriye’ye karşı bu tutumunun; 1915 yılında, Fransızların Çanakkale’ye getirdiği Cezayirlilerle ve İngilizlerin getirdiği Hintlilerden hiçbir farkı yok. Sömürgeciler, bu bölücüler sayesinde; Suriye’nin icabına baktıktan sonra, bunları barındıran Türkiye’ye karşı kullanmayacağını kim garanti edebilir? Üstelik tamamı Türkiye’de ve birinci sınıf silahlandırılmış durumda…

 

Yeni Türkiye’de çiftçilik bitti; işçi, memur, çiftçi, tüketici kredisi çektiği bankalara borçlu ve varlıkları hacizli. Özelleştirilen tüm işletmeler, işlev değiştirerek veya başka nedenlerle işçi çıkarıyor. Tüm özelleştirmelere rağmen, devletin borcu artarken; özelleştirilecek kurum kalmadı ve yeni üretim haneler de açılmadı…

 

Yeni Türkiye’de resmi kurumlar ve belediyeler, doğrudan memur veya işçi almak yerine; temizlikçi, güvenlikçi ve benzeri işleri şirketlere ihale ederek, komisyonlarla, şirket patronlarını besliyor. Resmi kurumlar ve belediyeler, neden; doğrudan çalışanları işe alıp hayat boyu toplumsal güvence sağlamıyor da; aracılara ulufe dağıtıyor?

 

Yeni Türkiye dediğiniz bu mu? İşgal edilmiş; köleler ülkesi!

 

Deniz KAÇAĞAN